Eyüp İstanbul Metropolitan Alanı’nın Batı yakasında, Çatalca Yarımada’sında yer
almaktadır.İlçe doğuda Sarıyer, Şişli, Kağıthane, güneydoğuda Beyoğlu, güneyde
Fatih ve Zeytinburnu, güneybatıda Bayrampaşa, batıda ve kuzeybatıda
Gaziosmanpaşa ilçeleri ile çevrilidir. İlçe Haliç’in son bulduğu noktada
başlayan, kuzeyde Karadeniz kıyılarına kadar uzanan 242 km2’lik geniş bir alana
sahiptir. İlçe sınırları içinden Alibeyköy ve Kağıthane dereleri geçerek Haliç’e
dökülmektedir. Arnavutköy ve İmrahor yörelerinin sularını alan Alibeyköy Deresi
önce doğuya, sonra da güneye Haliç’e yönelmektedir. Yaklaşık 50 km uzunluğundaki
derenin üzerinde Alibey Barajı mevcutdur. Eyüp tarihi merkezi Haliç doğal suyolu
üzerinde bulunmaktadır. Kent yalnızca kurumsal, ekonomik ve politik bir olgu
değil aynı zamanda tarihsel gelişim süreci içinde oluşan, bir mimari fenomendir.
Şehirleri meydana getiren, anıtların birlikte var olmaları, yaşantıların,
anıların, geleneklerin,ilişkilerin bağlantıların, bir öncekine saygının ,
etkileşimlerin , var olmaları daha da önemlisi birlikte var olmalarının birer
tanıklığından başka bir şey değildir.
Kentin mekansal oluşumunda, hem coğrafi hem de tarihsel
olarak bulunduğu yerin önemi büyüktür. Eyüp uygun topoğrafik yapısı, iklimi,
suya ulaşım kolaylığı ve verimli toprakları nedeniyle tarih öncesi dönemden beri
insanların yerleşmesi ve yaşaması için cazibe merkezi olmuştur. Kağıthane ve
Alibey derelerinin birleştiği yerde 1949 yılında yapılmış olan Arkeolojik
kazılar M.Ö. 2. yüzyıldan kalan bazı yapılara işaret etmektedir. Bizanslı
Dionisios bu derelerin birleştiği yerde yapılmış Semestra Sunağı çevresinde bir
yerleşimden bahseder. 1544’den 1550’ye kadar kentte bulunan Gilles Bizanslı
Dionisios’u referans göstererek, Haliç’in eski çağlarda temiz suları, yeşil
tepeleri ve koyları ile güzel bir yer olduğunu belirtir. Deniz ve rüzgarın
şiddetine karşı korunaklı doğal bir limandır. Bölgenin Bizans dönemine ait (M.Ö.4
.y.y. –1453) açık bir tasvirini bulmak oldukça güçtür. En erken bilgiler
Theodosius II’un arkadaşı Paulinus tarafından verilmektedir. Bu bilgiler Aziz
Kosmas ve Damianus adlarına yaptırılmış bir kilisenin varlığına işaret eder.
(Van Millingen 1899=170) Manastır büyük bir olasılıkla 5.yüzyılın ikinci
yarsında yapıldı ve daha 6.yüzyılda yurt ve hamamı olan popüler bir şifa yeri
oldu. 626’daki Avar kuşatması sırasında yıkılan manastır, 10.yüzyılda Michael IV
(1034-1041) tarafından çeşitli eklemelerle daha geniş bir biçimde ve binayı bir
duvarla çevreleyerek yeniden inşa ettirilmiş ve 15.yüzyıla kadar tamamı değilse
bile bazı bölümleri ile varlığını sürdürebilmiştir.
Aziz Kosmas ve Damianus’a ait manastırın yeri tarihi
kaynaklarda açık değildir. Ancak, 6. Yüzyılda kent valisi olan Prokorpius’un
yaptığı tarife göre manastırın bugünkü Eyüp Camiinin hemen arkasında yer alan
dik yamacın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. K.Ekrem Uykucu İlçeleriyle
birlikte İstanbul isimli eserinde; Eyüp tepesinde “Ayamama” adlı bir saray ve
manastır inşa edilir. Bu manastır kilisesinde; Bizans İmparatorları silah
kuşanırlar. Bu gelenek, daha sonraki yüzyıllarda Osmanlı padişahlarının da
Eyüp’te kılıç kuşanarak padişahlıklarını ilan etmeleri şeklinde devam eder,
demektedir. Ancak diğer kaynaklar ve tarihi kalıntılar göz önüne alındığında;
bugünkü Eyüp’ün bulunduğu yerde Aziz Kosmos ve Damianos adına yaptırılmış olan
manastırın dışında önemli sayılabilecek başka bir yapı bulunmadığı belirterek,
Eyüp’teki ilk önemli yapının Osmanlılar tarafından Eyüp el-Ensari adına
yaptırılan türbe, cami ve imaretten oluşan külliyedir diyebiliriz. Emevi
halifelerinden Ebu Süfyan Muaviye zamanında (H.50 veya 52) Muaviye’nin oğlu Yezi t’in
kumandası altında büyük bir Arap ordusu İstanbul önlerinde göründü. Bu orduda
Abbas oğlu Abdullah, Yezit oğlu Abdullah, İbni Zübeyr, Eba Eyyup Zeyd oğlu Halit
gibi sahabeler de vardı. Arap ordusu elli bin kadar askerden ibaretti. Bunlar
iki yüz bin parça kayıkla önce Rodos limanına oradan da İstanbul’a geldiler.
Arap ordusu şehri sardı, savaş altı ay sürdü, Arap ordusunda bulunan Eba Eyyup
savaş sırasında ishale tutuldu, hastalığı gittikçe şiddetlendi. Öleceğini
anlayan bu büyük adam, ordu kumandanı Muaviye’nin oğlu Yezit’i ve ordunun belli
başlı rükünlerini yanına çağırdı, öldüğü zaman kendisinin İstanbul surlarına pek
yakın bir yere gömülmesini vasiyet etti. Eba Eyyup vefat edince vasiyetine
uyularak cesedi surların yakınında hazırlanan mezara konuldu. Bizanslılar gece
Zeyd oğlu Halit’in kabrinden bir nur yükseldiğini görünce şaşaladılar, sabah
olunca imparator Arap ordusuna hususi bir elçi gönderdi. Surların yakınında
görünen nurun ne olduğunu sordurdu. Araplar hâdiseyi çekinmeden anlattılar.
Bunun üzerine imparator Eba Eyyub’a bir türbe yapılmasını ve kabrin başucunda
dört kandil yakılmasını emretti. Bundan sonra Bizanslılar, her sıkıldıkları
zaman Eba Eyyub’un ruhundan yardım istediler, hatta kabrin ayak ucundan çıkan
suyu akıl hastalığının tedavisi için kullandılar.
Bir diğer kaynakta ise; Eba Eyyub el-Ensari’nin şehid edilişi
şöyle anlatılmaktadır:Arap ordusu başarı gösterip şehri düşüremedi. O yıl kış da
şiddetli oldu. Asker arasında dedikodu çoğaldı. Ordudaki herkes “Fetihten
vazgeçelim, haraç alalım” diyor ve bu düşünce de ısrar ediyordu. Ordunun başında
olanlar, aralarında uzun uzadıya konuştular. Fetihten vazgeçmeği ve haraç almağı
kararlaştırdılar. İstanbul imparatoru da güç vaziyette olduğundan haraç vermeyi
sevinçle kabul etti. Arap ordusu savaşı bıraktı. Bu münasebetle ordudaki
sahabeler “Buraya kadar gelmişken İstanbul’a girip iki rekât namaz kılalım”
dediler. Bunun için imparatordan izin aldılar. Eba Eyyup bin kadar askerle
kalenin altına geldi. Bizanslılardan rehin almaksızın, korkusuzca ve tereddütsüz
şehre girdi. Gerek kendisi, gerekse askerleri Ayasofya’da ikişer rekât namaz
kıldılar. Ayasofya’nın İslâmlar için ibadet yeri olmasını Allah’tan dilediler.
Ayasofya’dan çıkıp civarda dolaşırken papazların tahrikiyle Bizanslılar,
misafirlerini öldürmek kararı verdiler. Askeri aldatmak maksadiyle ziyafetler
tertip ettiler, “Şehri görünüz” diye Edirnekapısı’na doğru götürürlerken onlara
saldırdılar. Bizanslıların saldırışını Arap askeri cesaretle karşıladı. Onlar da
kılıçlariyle Bizanslıların üzerine atıldılar. Göz açıp kapayıncaya kadar
Bizanslıların birçoğu yere serildi. Ne çare ki Arap askeri pek azdı, bununla
beraber çarpışma üç saatten fazla sürdü. Damlardan, bacalardan, pencerelerden
Bizanslı kadınlar ve çocuklar Müslümanlara ateş yağdırıyorlardı. Araplar vuruşa
vuruşa Eğrikapı’ya geldiler. Kapıcıları ve bekçileri öldürdüler. Eba Eyyup
Eğrikapı’dan çıkarken atılan bir taşla yaralandı. Ötedenberi biraz da rahatsız
olduğundan bu vesile ile hastalığı şiddetlendi. Nihayet şehit düştü. Araplar,
Eba Eyyup’u Eğrikapının yakınında bir meşelikte hazırladıkları kabre bıraktılar.
Kabrin üzerine ölüm tarihini gösteren bir taş koydular. Ondan sonra İstanbul’dan
ayrıldılar. Eyyüb Sultan ve Kutsal Emanetler isimli eserinde Recep Akakuş;
“Halid bin Zeyd, Müslümanları cihada teşvik etmekle kalmamış, sekseni aşkın bir
çağda İstanbul muhasarasına katılmış ve bu yolda kendi hayatını feda etmiştir.
İslâmın dinamizmini muhafaza edebilmek için çöller, vadiler,
dağlar, uçsuz bucaksız ovalar aşarak İstanbul surlarının önüne gelen Halid bin
Zeyd, muhasara esnasında hastalanmış, ishal veya astım hastalığına yakalanarak
yatağa düşmüştür. Vasiyetinin olup olmadığını soran başkumandan Yezid’e cevaben
: “Sizler için ehemniyet arzeden hususların artık benim için hiçbir değeri
yoktur; şu kadar var k, Resul-ü Ekrem’den, İstanbul surlarının yakınına salih
bir kimsenin defn olunacağını işitmiştim; umarım ki, o salih kimse ben olayım;
bu sebeple öldükten sonra beni gaslediniz; nâşımı da İslâm ordusunun
ilerleyebileceği en ileri noktaya götürüp defnediniz. Gerçekten o emsalsiz
mücahit, ideali ve imanı uğruna savaşmak üzere geldiği Bizans surlarının
yakınında düçar olduğu hastalıktan kurtulamıyarak Hakka yürümüştür. Vasiyeti
aynen yerine getirilmiş, gasledildikten sonra nâşı, bugün kendi adı ile yâd
edilen türbesinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Bi
r rivayete göre yine vasiyeti icabı, mezarının üzerinde süvari atları
dolaştırılmak suretiyle kabri, gizlenmiştir. Bazı tarihi kaynaklara akseden
bilgilere göre, Hazreti Halid bin Zeyd’in, defin merasimini Eğrikapı civarındaki
Tekfur Sarayından Bizans İmparatoru Konstantin, gönderdiği bir elçi vasıta ile
durum hakkında bilgi istemiş, gördüğü fevkalâdeliğin sebebini sormuştu. Edindiği
istihbarattan sonra, sırf Müslümanların kumandanı Yezid’i tahrik etmek üzere şu
haberi gönderir: “- Ben İslâm Halifesi Muaviye’nin akıllı bir adam olduğunu
zannederdim. Bu kadar akıllı bir adamın bu derece ahmak bir oğlu olacağını hiç
düşünmemiştim. Hiç insan, ulularından biri vefât eder de nâşını düşman toprağına
gömer mi? Onlar çekilir çekilmez ben toprağıma defnettikleri büyüklerinin
cesedini çıkartır, vahşi hayvanlara yediririm.”
Bizans İmparatorunun bu tahrik ve tehdit edici bu haberi
üzerine Yezid, cevaben şu haberi göndermiştir: “Şüphesiz, defnettiğimiz zat,
Müslüman ulularındandır. Vasiyeti mucibince buraya defnedilmiştir. Yoksa o’nu
yâd ellerde bırakmazdım...” ve hemen ilâve eder: “ Bizler buradan çekildikten
sonra İslâm ulularından Halid bin Zeyd’in kabri açılırsa nâşı, vahşi hayvanların
önüne atılır ve bunun haberi bana ulaşırsa İslâm diyarındaki kiliseleri yıkar,
taş taş üstüne bırakmam. Hıristiyanları da kılıçtan geçiririm.” Müslüman ordu
komutanı Yezid tarafından gönderilen bu cevabi haber üzerine Bizans İmparatoru
tutumunu değiştirir, Müslüman ordu komutanı ile antlaşma cihetine gidilir.
İmparator, tahrip ve imha etmek istediği Hazreti Halid’e ait kabri korumayı,
muhafaza etmeyi taahhüt eder. Hatta üstüne dört sütun üzerine açık bir kubbe
inşa ettirir. Geceleri de burada kandil yaktırır. Buhari şarihlerinden Ayni,
eserinde, yaşadığı devirde Halid bin Zeyd’e ait kabrin Bizanslılarca muhafaza
edilmekte olduğunu haber vermektedir. Diğer taraftan yine tarihi kaynakların
verdiği malûmata nazaran, Hazreti Halid bin Zeyd’e ait mezar ve türbe
yüzyıllarca Bizanslılar tarafından korunmuş, ziyaret mahalli olarak kullanılmış,
hâlen türbede bulunan ve kısmet kuyusu olarak anılan kuyunun suyu,akıl ve astım
hastalıklarına şifa niyeti ile dağıtılmıştır. Lâtinlerin İstanbul’u istilâ edip
tahrip edişlerine kadar Halid bin Zeyd’in türbe ve mezarı Bizanslılarca
korunmuş, ziyaret edilmiş, kıtlık ve darlık zamanlarında kutsal bir mahal
olmuştur. Ancak Lâtinler, İstanbul’u istila edince, Hıristiyanlara ait bir çok
kilise ve benzeri kutsal yerleri yıktıkları gibi Hazreti Halid bin Zeyd’in
mezarını ve türbesini de tahrip etmişler, ortadan kaldırmışlar. Aradan 7 asır
geçmiştir. Fethin hemen akabinde, Fatih Sultan Mehmed’in hocası, Akşemseddin
naaşın bulunduğu yeri belirlemiştir. Bunun üzerine bu yer kazılmış ve üzerinde
“Haza kabr-i Eba Eyyub” ibaresi yazılı bir taş bulunmuştur.
Padişahın iradesiyle bir türbe yaptırılmıştır. Hazreti Halid
bin Zeyd’in kabrinin bulunması ve burada bir türbe inşa edilmesinden sonra,
şehrin ilk büyük selatin camii inşa edilmiştir. Bu yapılara bir medrese, hamam
ve aşhane de eklenerek Türk çağının İstanbul’daki ilk külliyesi meydana
getirildi. Yine padişah tarafından kurulan bir vakıf ile bu hizmet yapılarının
yaşaması temin edilmiştir. İstanbul’un fethinin hemen arkasından inşa ettirilen
bu külliye Eyüp yerleşmesinin çekirdeğini teşkil etmiştir. Yahya Kemal, 5 Mart
1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan “Bir rüyada Gördüğümüz Eyüp”
başlıklı yazısında; “Eyüp, Türklerin ölüm şehri Eyüp, Avrupa toprağının bittiği
sahilde İslam cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm bahçesine bir
defa girenler, kendilerini bir servi ve çini rüyası içinde kaybolmuş gibi
hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakikaten bir rüyada bulunuyorlar?. Çünkü
İstanbul’u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857’inci senesi baharında,
surlara karşı gördükleri bir rüya idi. İşte o rüya, Haliç’in kenarında
gördüğümüz yeşil şehir oldu.” demektedir. Eyüp Sultan için yaptırılan külliye
tamamlandıktan sonra, etrafına evler inşa edildi. Fakat, nüfus bu yörede gelip
geçici idi. Buraya halk taşradan yılın belirli günlerinde ibadet için gelirdi.
Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul’un iskanı için uygulanan Eyüp İstanbul
Metropolitan Alanı’nın Batı yakasında, Çatalca Yarımada’sında yer
almaktadır.İlçe doğuda Sarıyer, Şişli, Kağıthane, güneydoğuda Beyoğlu, güneyde
Fatih ve Zeytinburnu, güneybatıda Bayrampaşa, batıda ve kuzeybatıda
Gaziosmanpaşa ilçeleri ile çevrilidir. İlçe Haliç’in son bulduğu noktada
başlayan, kuzeyde Karadeniz kıyılarına kadar uzanan 242 km2’lik geniş bir alana
sahiptir. İlçe sınırları içinden Alibeyköy ve Kağıthane dereleri geçerek Haliç’e
dökülmektedir. Arnavutköy ve İmrahor yörelerinin sularını alan Alibeyköy Deresi
önce doğuya, sonra da güneye Haliç’e yönelmektedir. Yaklaşık 50 km uzunluğundaki
derenin üzerinde Alibey Barajı mevcutdur. Eyüp tarihi merkezi Haliç doğal suyolu
üzerinde bulunmaktadır. Kent yalnızca kurumsal, ekonomik ve politik bir olgu
değil aynı zamanda tarihsel gelişim süreci içinde oluşan, bir mimari fenomendir.
Şehirleri meydana getiren, anıtların birlikte var olmaları, yaşantıların,
anıların, geleneklerin,ilişkilerin bağlantıların, bir öncekine saygının ,
etkileşimlerin , var olmaları daha da önemlisi birlikte var olmalarının birer
tanıklığından başka bir şey değildir.
Kentin mekansal oluşumunda, hem coğrafi hem de tarihsel
olarak bulunduğu yerin önemi büyüktür. Eyüp uygun topoğrafik yapısı, iklimi,
suya ulaşım kolaylığı ve verimli toprakları nedeniyle tarih öncesi dönemden beri
insanların yerleşmesi ve yaşaması için cazibe merkezi olmuştur. Kağıthane ve
Alibey derelerinin birleştiği yerde 1949 yılında yapılmış olan Arkeolojik
kazılar M.Ö. 2. yüzyıldan kalan bazı yapılara işaret etmektedir. Bizanslı
Dionisios bu derelerin birleştiği yerde yapılmış Semestra Sunağı çevresinde bir
yerleşimden bahseder. 1544’den 1550’ye kadar kentte bulunan Gilles Bizanslı
Dionisios’u referans göstererek, Haliç’in eski çağlarda temiz suları, yeşil
tepeleri ve koyları ile güzel bir yer olduğunu belirtir. Deniz ve rüzgarın
şiddetine karşı korunaklı doğal bir limandır. Bölgenin Bizans dönemine ait (M.Ö.4
.y.y. –1453) açık bir tasvirini bulmak oldukça güçtür. En erken bilgiler
Theodosius II’un arkadaşı Paulinus tarafından verilmektedir. Bu bilgiler Aziz
Kosmas ve Damianus adlarına yaptırılmış bir kilisenin varlığına işaret eder.
(Van Millingen 1899=170) Manastır büyük bir olasılıkla 5.yüzyılın ikinci
yarsında yapıldı ve daha 6.yüzyılda yurt ve hamamı olan popüler bir şifa yeri
oldu. 626’daki Avar kuşatması sırasında yıkılan manastır, 10.yüzyılda Michael IV
(1034-1041) tarafından çeşitli eklemelerle daha geniş bir biçimde ve binayı bir
duvarla çevreleyerek yeniden inşa ettirilmiş ve 15.yüzyıla kadar tamamı değilse
bile bazı bölümleri ile varlığını sürdürebilmiştir.
Aziz Kosmas ve Damianus’a ait manastırın yeri tarihi
kaynaklarda açık değildir. Ancak, 6. Yüzyılda kent valisi olan Prokorpius’un
yaptığı tarife göre manastırın bugünkü Eyüp Camiinin hemen arkasında yer alan
dik yamacın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. K.Ekrem Uykucu İlçeleriyle
birlikte İstanbul isimli eserinde; Eyüp tepesinde “Ayamama” adlı bir saray ve
manastır inşa edilir. Bu manastır kilisesinde; Bizans İmparatorları silah
kuşanırlar. Bu gelenek, daha sonraki yüzyıllarda Osmanlı padişahlarının da
Eyüp’te kılıç kuşanarak padişahlıklarını ilan etmeleri şeklinde devam eder,
demektedir. Ancak diğer kaynaklar ve tarihi kalıntılar göz önüne alındığında;
bugünkü Eyüp’ün bulunduğu yerde Aziz Kosmos ve Damianos adına yaptırılmış olan
manastırın dışında önemli sayılabilecek başka bir yapı bulunmadığı belirterek,
Eyüp’teki ilk önemli yapının Osmanlılar tarafından Eyüp el-Ensari adına
yaptırılan türbe, cami ve imaretten oluşan külliyedir diyebiliriz. Emevi
halifelerinden Ebu Süfyan Muaviye zamanında (H.50 veya 52) Muaviye’nin oğlu Yezi
t’in
kumandası altında büyük bir Arap ordusu İstanbul önlerinde göründü. Bu orduda
Abbas oğlu Abdullah, Yezit oğlu Abdullah, İbni Zübeyr, Eba Eyyup Zeyd oğlu Halit
gibi sahabeler de vardı. Arap ordusu elli bin kadar askerden ibaretti. Bunlar
iki yüz bin parça kayıkla önce Rodos limanına oradan da İstanbul’a geldiler.
Arap ordusu şehri sardı, savaş altı ay sürdü, Arap ordusunda bulunan Eba Eyyup
savaş sırasında ishale tutuldu, hastalığı gittikçe şiddetlendi. Öleceğini
anlayan bu büyük adam, ordu kumandanı Muaviye’nin oğlu Yezit’i ve ordunun belli
başlı rükünlerini yanına çağırdı, öldüğü zaman kendisinin İstanbul surlarına pek
yakın bir yere gömülmesini vasiyet etti. Eba Eyyup vefat edince vasiyetine
uyularak cesedi surların yakınında hazırlanan mezara konuldu. Bizanslılar gece
Zeyd oğlu Halit’in kabrinden bir nur yükseldiğini görünce şaşaladılar, sabah
olunca imparator Arap ordusuna hususi bir elçi gönderdi. Surların yakınında
görünen nurun ne olduğunu sordurdu. Araplar hâdiseyi çekinmeden anlattılar.
Bunun üzerine imparator Eba Eyyub’a bir türbe yapılmasını ve kabrin başucunda
dört kandil yakılmasını emretti. Bundan sonra Bizanslılar, her sıkıldıkları
zaman Eba Eyyub’un ruhundan yardım istediler, hatta kabrin ayak ucundan çıkan
suyu akıl hastalığının tedavisi için kullandılar.
Bir diğer kaynakta ise; Eba Eyyub el-Ensari’nin şehid edilişi
şöyle anlatılmaktadır:Arap ordusu başarı gösterip şehri düşüremedi. O yıl kış da
şiddetli oldu. Asker arasında dedikodu çoğaldı. Ordudaki herkes “Fetihten
vazgeçelim, haraç alalım” diyor ve bu düşünce de ısrar ediyordu. Ordunun başında
olanlar, aralarında uzun uzadıya konuştular. Fetihten vazgeçmeği ve haraç almağı
kararlaştırdılar. İstanbul imparatoru da güç vaziyette olduğundan haraç vermeyi
sevinçle kabul etti. Arap ordusu savaşı bıraktı. Bu münasebetle ordudaki
sahabeler “Buraya kadar gelmişken İstanbul’a girip iki rekât namaz kılalım”
dediler. Bunun için imparatordan izin aldılar. Eba Eyyup bin kadar askerle
kalenin altına geldi. Bizanslılardan rehin almaksızın, korkusuzca ve tereddütsüz
şehre girdi. Gerek kendisi, gerekse askerleri Ayasofya’da ikişer rekât namaz
kıldılar. Ayasofya’nın İslâmlar için ibadet yeri olmasını Allah’tan dilediler.
Ayasofya’dan çıkıp civarda dolaşırken papazların tahrikiyle Bizanslılar,
misafirlerini öldürmek kararı verdiler. Askeri aldatmak maksadiyle ziyafetler
tertip ettiler, “Şehri görünüz” diye Edirnekapısı’na doğru götürürlerken onlara
saldırdılar. Bizanslıların saldırışını Arap askeri cesaretle karşıladı. Onlar da
kılıçlariyle Bizanslıların üzerine atıldılar. Göz açıp kapayıncaya kadar
Bizanslıların birçoğu yere serildi. Ne çare ki Arap askeri pek azdı, bununla
beraber çarpışma üç saatten fazla sürdü. Damlardan, bacalardan, pencerelerden
Bizanslı kadınlar ve çocuklar Müslümanlara ateş yağdırıyorlardı. Araplar vuruşa
vuruşa Eğrikapı’ya geldiler. Kapıcıları ve bekçileri öldürdüler. Eba Eyyup
Eğrikapı’dan çıkarken atılan bir taşla yaralandı. Ötedenberi biraz da rahatsız
olduğundan bu vesile ile hastalığı şiddetlendi. Nihayet şehit düştü. Araplar,
Eba Eyyup’u Eğrikapının yakınında bir meşelikte hazırladıkları kabre bıraktılar.
Kabrin üzerine ölüm tarihini gösteren bir taş koydular. Ondan sonra İstanbul’dan
ayrıldılar. Eyyüb Sultan ve Kutsal Emanetler isimli eserinde Recep Akakuş;
“Halid bin Zeyd, Müslümanları cihada teşvik etmekle kalmamış, sekseni aşkın bir
çağda İstanbul muhasarasına katılmış ve bu yolda kendi hayatını feda etmiştir.
İslâmın dinamizmini muhafaza edebilmek için çöller, vadiler,
dağlar, uçsuz bucaksız ovalar aşarak İstanbul surlarının önüne gelen Halid bin
Zeyd, muhasara esnasında hastalanmış, ishal veya astım hastalığına yakalanarak
yatağa düşmüştür. Vasiyetinin olup olmadığını soran başkumandan Yezid’e cevaben
: “Sizler için ehemniyet arzeden hususların artık benim için hiçbir değeri
yoktur; şu kadar var k, Resul-ü Ekrem’den, İstanbul surlarının yakınına salih
bir kimsenin defn olunacağını işitmiştim; umarım ki, o salih kimse ben olayım;
bu sebeple öldükten sonra beni gaslediniz; nâşımı da İslâm ordusunun
ilerleyebileceği en ileri noktaya götürüp defnediniz. Gerçekten o emsalsiz
mücahit, ideali ve imanı uğruna savaşmak üzere geldiği Bizans surlarının
yakınında düçar olduğu hastalıktan kurtulamıyarak Hakka yürümüştür. Vasiyeti
aynen yerine getirilmiş, gasledildikten sonra nâşı, bugün kendi adı ile yâd
edilen türbesinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Bi
r rivayete göre yine vasiyeti icabı, mezarının üzerinde süvari atları
dolaştırılmak suretiyle kabri, gizlenmiştir. Bazı tarihi kaynaklara akseden
bilgilere göre, Hazreti Halid bin Zeyd’in, defin merasimini Eğrikapı civarındaki
Tekfur Sarayından Bizans İmparatoru Konstantin, gönderdiği bir elçi vasıta ile
durum hakkında bilgi istemiş, gördüğü fevkalâdeliğin sebebini sormuştu. Edindiği
istihbarattan sonra, sırf Müslümanların kumandanı Yezid’i tahrik etmek üzere şu
haberi gönderir: “- Ben İslâm Halifesi Muaviye’nin akıllı bir adam olduğunu
zannederdim. Bu kadar akıllı bir adamın bu derece ahmak bir oğlu olacağını hiç
düşünmemiştim. Hiç insan, ulularından biri vefât eder de nâşını düşman toprağına
gömer mi? Onlar çekilir çekilmez ben toprağıma defnettikleri büyüklerinin
cesedini çıkartır, vahşi hayvanlara yediririm.”
Bizans İmparatorunun bu tahrik ve tehdit edici bu haberi
üzerine Yezid, cevaben şu haberi göndermiştir: “Şüphesiz, defnettiğimiz zat,
Müslüman ulularındandır. Vasiyeti mucibince buraya defnedilmiştir. Yoksa o’nu
yâd ellerde bırakmazdım...” ve hemen ilâve eder: “ Bizler buradan çekildikten
sonra İslâm ulularından Halid bin Zeyd’in kabri açılırsa nâşı, vahşi hayvanların
önüne atılır ve bunun haberi bana ulaşırsa İslâm diyarındaki kiliseleri yıkar,
taş taş üstüne bırakmam. Hıristiyanları da kılıçtan geçiririm.” Müslüman ordu
komutanı Yezid tarafından gönderilen bu cevabi haber üzerine Bizans İmparatoru
tutumunu değiştirir, Müslüman ordu komutanı ile antlaşma cihetine gidilir.
İmparator, tahrip ve imha etmek istediği Hazreti Halid’e ait kabri korumayı,
muhafaza etmeyi taahhüt eder. Hatta üstüne dört sütun üzerine açık bir kubbe
inşa ettirir. Geceleri de burada kandil yaktırır. Buhari şarihlerinden Ayni,
eserinde, yaşadığı devirde Halid bin Zeyd’e ait kabrin Bizanslılarca muhafaza
edilmekte olduğunu haber vermektedir. Diğer taraftan yine tarihi kaynakların
verdiği malûmata nazaran, Hazreti Halid bin Zeyd’e ait mezar ve türbe
yüzyıllarca Bizanslılar tarafından korunmuş, ziyaret mahalli olarak kullanılmış,
hâlen türbede bulunan ve kısmet kuyusu olarak anılan kuyunun suyu,akıl ve astım
hastalıklarına şifa niyeti ile dağıtılmıştır. Lâtinlerin İstanbul’u istilâ edip
tahrip edişlerine kadar Halid bin Zeyd’in türbe ve mezarı Bizanslılarca
korunmuş, ziyaret edilmiş, kıtlık ve darlık zamanlarında kutsal bir mahal
olmuştur. Ancak Lâtinler, İstanbul’u istila edince, Hıristiyanlara ait bir çok
kilise ve benzeri kutsal yerleri yıktıkları gibi Hazreti Halid bin Zeyd’in
mezarını ve türbesini de tahrip etmişler, ortadan kaldırmışlar. Aradan 7 asır
geçmiştir. Fethin hemen akabinde, Fatih Sultan Mehmed’in hocası, Akşemseddin
naaşın bulunduğu yeri belirlemiştir. Bunun üzerine bu yer kazılmış ve üzerinde
“Haza kabr-i Eba Eyyub” ibaresi yazılı bir taş bulunmuştur.
Padişahın iradesiyle bir türbe yaptırılmıştır. Hazreti Halid
bin Zeyd’in kabrinin bulunması ve burada bir türbe inşa edilmesinden sonra,
şehrin ilk büyük selatin camii inşa edilmiştir. Bu yapılara bir medrese, hamam
ve aşhane de eklenerek Türk çağının İstanbul’daki ilk külliyesi meydana
getirildi. Yine padişah tarafından kurulan bir vakıf ile bu hizmet yapılarının
yaşaması temin edilmiştir. İstanbul’un fethinin hemen arkasından inşa ettirilen
bu külliye Eyüp yerleşmesinin çekirdeğini teşkil etmiştir. Yahya Kemal, 5 Mart
1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan “Bir rüyada Gördüğümüz Eyüp”
başlıklı yazısında; “Eyüp, Türklerin ölüm şehri Eyüp, Avrupa toprağının bittiği
sahilde İslam cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm bahçesine bir
defa girenler, kendilerini bir servi ve çini rüyası içinde kaybolmuş gibi
hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakikaten bir rüyada bulunuyorlar?. Çünkü
İstanbul’u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857’inci senesi baharında,
surlara karşı gördükleri bir rüya idi. İşte o rüya, Haliç’in kenarında
gördüğümüz yeşil şehir oldu.” demektedir. Eyüp Sultan için yaptırılan külliye
tamamlandıktan sonra, etrafına evler inşa edildi. Fakat, nüfus bu yörede gelip
geçici idi. Buraya halk taşradan yılın belirli günlerinde ibadet için gelirdi.
Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul’un iskanı için uygulanan
politikalar çerçeveler neticesinde Eyüp Sultan külliyesi çevresine
Bursa’dan gelenler yerleştirilmiştir. Böylece dini bir anının etrafında şehrin
önemli ve Bizans surları dışında, yeni bir yerleşme bölgesi kurulmuş oldu.
Fatih döneminde başlayan imar hareketleri, Sultan II.Bayezıt
ve özellikle Kanuni Sultan Süleyman zamanında inşa ettirilen cami, medrese,
imaret v.s. ve kırk çeşme su yollarının yapılması gibi büyük imar faaliyetleri
ile devam ettirilmiştir. Bu dönemde Eyüp büyük gelişme göstermiş olup; Eyüp
yerleşme dokusu, bir önceki döneme göre fazla yayılmamakla birlikte mevcut doku
içinde önemli imar hareketleri olmuştur. Mimari yapı, malzeme ve süslemelerde
yansıyan üslubu ile Osmanlı klasik döneminin en güzel örneklerini sergilendiği
yapılar, burada gelişen sosyal ve kültürel ortamın da bir göstergesi olmuştur.
Osmanlı metin ve belgelerinde sıklıkla, Haslar, Havas-ı Konstantiniye veya
Havas-ı Refiye adlarıyla anılan Eyüp Kazası İstanbul’un dört büyük kadılığından
biridir. 17.yüzyılın ikinci yarısındaki Eyüp’ü anlatan Robert Mantran, Başkentin
dış mahallelerini anlattığı bölümde Eyüp için; “Surların içinde her hal-ü kârda
Türk’ün en kalabalık unsur olduğu karışık bir nüfus yaşıyorduysa da, surların
dışında Halicin sağ (güney) kıyısında yalnızca Osmanlılar tarafından iskân
edilen dış mahalleler büyümüştür. Bunların başlıcası olan Eyüp o kadar önemli
bir noktaya gelmiştir ki, özel bir yargı alanı meydana getirmekte, kendi kadısı,
kendi subaşısı ve mütevellisi bulunmaktadır. Eyüb, saf bir şekilde Türk olan bir
merkezdir.... Kutsal bir ziyaret ve saygı yeri olan Eyüb, kalabalık, faal ve
müreffeh bir kenttir.... Dükkâncılar, balıkçılar, zenaatkârlar, bahçıvanların
yanı sıra, çok sayıda din adamı -ulemalar- bu kutsal yerde yerleşmek üzere
gelmişlerdir. Ve gene kutsallık zihniyeti içinde ekâbiran ve yüksek kişilerde
burada ikâmet etmekte veya burada kendilerine konut yaptırmaktadırlar. Cuma günü
belde müminler kalabalığı tarafından istila edilmektedir ve kaymakçı ile
yoğurtçu dükkânları bereketi tatmaktadırlar....
Buraya gelen İstanbul müslümanları, ticaret, kazanç, kâr
hırsı ve yönetim kavgalarının dışarıda bırakıldığı bu kentte, kâfirlerle
ilişkiden uzak bir şekilde, kendilerini gerçekten evlerinde hissetmektedirler.
Eyüb, büyük kentin soysuz ve yozlaşmış dünyasının yanında sığınılacak bir liman
gibidir” demektedir. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere göre Eyüp Kadılığı;
“500 akçelik bir Mevleviyettir. Kaza 700 köye yayılmaktadır, 16 nahiye naibi
vardır; yıllık adalet geliri 10.000 guruştur. Bağı ve bahçesi çok mamur bir
şehirdir. Dokuz bin sekizyüz kadar saray ve evi vardır.... Çarşısında tam bin
seksen beş tane dükkân vardır. Bedestanı yoktur. Fakat bütün kıymetli eşyaları
dükkânlarda bulmak mümkündür. Kavaf çarşısı, halis süt çarşısı ve Masumlar
çarşısı mükellef ve süslü çarşılardır. Bu çarşının yoğurt ve kaymağı lezzetli,
berber dükkânları pek süslüdür. Her Cuma binlerce kişi Hazreti Ebâ Eyyûbu
ziyaret için geldiklerinden, o gün çarşı ve Pazar insan denizi halini alır. Zevk
sahipleri kaymakçı dükkân balkonlarında oturarak halis süt, beyaz peynir, saf
bal yiyip safa ederler.... Eyüp şehrinin suyu, havası güzel, kadın ve
erkeklerinin güzelliği methedilir. Ayan ve eşrafı çoktur. Halkının çoğunu
bilginler meydana getirir. Eyüb şehrinin has ekmeği, kaymağı, yoğurdu, şeftalisi
ve kayısısı meşhurdur. Eyüb avlusundaki çınar ağaçlarına yuva yapan balıkçıl
kuşları her sene başlarından iki tüyü baştan başa nurlu Eyüb Türbesi üzerine
bırakarak hediye ederler...” demektedir. Edmondo de Amicis ise; İstanbul (1874)
isimli kitabında Eyüp için; “Bu fevkalade bir sessizliğe gömülmüş aristokratik
bir mahalle gibi uhrevi bir hüzünle beraber dünyevi bir hürmet hissini ilham
eden bembeyaz, gölgeli ve şahane bir güzelliğe sahip bir mezar şehridir...
İstanbul’un başka bir yerinde, ölüm tasvirini güzelleştiren ve korkmadan
seyrettiren müslüman sanatı bu kadar zarafetle gözler önüne serilmez. Dudaklarda
hem dua hem tebessüm uyandıran hüzün ve zarafet dolu bir kabristan bir saray
bahçe, bir mabet’tir bu....”demektedir.
;Geleneksel musikisi ile insanları bir araya toplayıp, eğitip
geliştiren simgesi, Tekke ve Dergâhlar kentin simgesel karakterini oluştururken;
19. yüzyılın başlarında Eyüp İskelesinden Bahariye’ye doğru kıyılar birçok
sahilhaneler, sahil sarayları, kayıkhaneler ve kahvehanelerle süslüydü.
İstanbul’un diğer semtleri gibi
sık sık yangınlara sahne olan Eyüp, Sultan II. Mahmut zamanında büyük çapta imar
edilmiştir. 19.yüzyılın başlarında, Tanzimat sonrası değiştirilen askeri
kıyafetin imalatı için Defterdarburnu ile Eyüp İskelesi arasına III:Selim’in
kızkardeşi Hatice Sultan’ın yalısının feriye kısmına nakledilen Feshane ile
Haliç’te sanayileşme de önemli bir aşama kaydedildi. (1839). Feshane’de daha
sonra aba ve halı tezgâhları ile dokumacılık başlamış, 1843-1857 yılları
arasında İngiltere, Fransa ve Belçika’dan buhar gücü ile çalışan iplik, dokuma
ve apre makineleri getirilerek fabrika daha da geliştirilmiştir. Ayrıca bu
tarihlerde daha çok askeri ihtiyaçların karşılanması maksadıyla 1828’de Eyüp’te
Riştehane ve İplikhane Kârhanesi adı verilen bir halat fabrikası kurulmuştur.
Alibey ve Kağıthane derelerinin Haliç’e döküldüğü yerde, İstanbul’un elektrik
ihtiyacını karşılamak amacıyla tesis edilmiş olan Türkiye’nin ilk termik
elektrik santralı olan Silahtarağa Termik Elektrik Santralının yapımına 1911
yılında başlanmış ve 1914 yılında şebekelere ve abonelere elektrik verilmeye
başlanmıştır. Ancak tesislerin çok eskimiş olması ve soğutmaya suyunun temininde
güçlük çekilmesi nedeniyle 18.3.1983 yılında santralın üretimine son
verilmiştir. İstanbul’daki, ilk Türk ve Müslüman yerleşmesi olma özelliği
taşıyan Eyüp, Osmanlı - Türk şehirciliğinin tipik bir örneğidir.
Osmanlı Sultanları ve halkın gözünde kutsal bir yer sayıldığı
için en değerli sanat ve kültür eserlerinin toplandığı bir merkez olarak
gelişmiştir. Ebâ Eyyûb’un ahirette şefaatini kazanmak ümidiyle imparatorluğun
seçkin kişileri burada türbelerini yaptırmış ve bir çok vakıf tesisleri kurmuş
bulundukları gibi, zamanla burada büyük mezarlıklar gelişmiş, Eyüp Sultan adeta
İstanbul’un seçkin bir kabristanı olmuştur. Ayrıca, yeni tahta çıkan her Osmanlı
sultanına Eyüp Sultan Türbesi’nde devrin en büyük tarikat şeyhi veya şeyhülislâm
tarafından kılıç kuşatılırdı. Taklid-i Seyf adı verilen bu merasim, tahta
oturmak için biat merasimi kadar önemliydi. Saltanatın en mukaddes eşyasından
sayılan Peygamber’in Sancağı da 1703 Patrona Halil İsyanı’na kadar Eyüp Sultan
Türbesi’nde saklanmış, sonra Topkapı Sarayı’nda Harem Dairesi’ne alınmıştır.
Özetle, Eyüp Sultan, Osmanlı siyasi düzeninde, son derece önemli bir makam
oluşturmaktadır. Eyüp, Osmanlı Türk mimarisi, çinicilik ve hat sanatları
bakımından da eşsiz bir müze durumundadır. Eyüp Sultan, aynı zamanda en önemli
tekkelerin toplandığı bir merkezdir. Tekkelerin, Türk tasavvuf, edebiyat ve
sanat tarihindeki seçkin yeri gözönüne alındığında,
Eyüp Sultan bir fikir ve sanat merkezidir. Fatih Sultan Mehmed ve II.Bayezid
İstanbul’un yeniden iskânı için özel bir çaba harcamışlardır. Fatih Sultan
Mehmed zamanında İstanbul’un iskanı için uygulanan politikalar çerçevesinde Eyüp
Sultan külliyesi çevresine Bursa’dan gelenler yerleştirilmiştir. Daha sonra da
nüfusun artırılması için İstanbul’a ve Eyüp’e göçmen kabul edilmiştir. Çektiği
göçmen tipine bakılarak Eyüp’ün Balkanların bir parçası olduğunu söyleyebiliriz.
Eyüp, işlevsel olarak İstanbul’a bağımlı küçük bir kasaba, önemli bir dini
ziyaret merkezi ve büyük bir mezarlık alanıydı. Fakat yönetim bakımından,
güneyde Büyükçekmece’den kuzeyde Arnavutköy’e kadar uzanan İstanbul’un
Rumeli’deki hinterlandını kapsayan bağımsız bir kazanın, Haslar kazasının
merkeziydi. Çok sayıda kayık ve suyolları ile işlek karayollarının varlığı,
kırsal alandan kaza merkezine taşımacılığın, başkentin merkeze uzak ve karaya
dönük diğer bölgelerine oranla, çok daha kolay olmasını sağlıyordu.
Haslar kazası esas olarak kırsal bir kazaydı; Eyüp kasabası
merkezinde yaşayan kentliler kaza içinde azınlık olarak kalmaktadır. Ancak
burada kırsallık farklı bir boyuta sahipti. Zira bu bölge taze süt, sebze ve
çiçek gibi uzak tarım alanlarından getirilmesi mümkün olmayan malları İstanbul
için üreten yörenin bir parçasını oluşturuyordu. Eyüp, aynı zamanda dinsel
amaçlı ziyaret ve konaklama mekanı, buna dayalı imalat ve ticaret (seramik,
çanak-çömlek, oyuncak atölyeleri) işlevleri ile İstanbul’un Haliç çevresindeki
mekansal yapılanmasında bir son nokta olmuştur. 17. ve 18. Yüzyıllarda Anadolu
ve Rumeli’deki huzursuzluklar ve aynı dönemde Avrupa’da ve Kırım’da toprak
kayıplarının başlaması İstanbul’a göçü artırmış ve konut alanlarının
yoğunlaşmasına neden olmuştur. Eyüp’ün bu göç olgusundan etkilenmesi ise 18.
Yüzyılda olmuştur. Bu dönemde Eyüp, Kasımpaşa ve Üsküdar’da gecekondulaşmanın
ilk işaretleri görülmeye başlamıştır. Lale devri olarak adlandırılan 1718-1730
yılları arasındaki dönemde Eyüp, mesireleri ve sahil sarayları ile ün yapmıştır.
O zamanlar İstanbullularca Eyüp Sultan’ın meşhur sayılan pek çok özelliği vardı:
Eyüp kebabı, Eyüp kaymağı, Eyüp oyuncağı, Eyüp kuş lokumu , Eyüp hacı lokumu,
reçellik gülleri ve can erikleriyle, yazın türbe erikleri, sonbaharda Sultan
Selim incirleriyle meşhur Eyüp bostanları, fulya tarlaları, lale ve sümbül
bahçeleri, hanımların içinde ferace ve yaşmaklarını çıkararak kebap ve kaymak
yedikleri türbe bahçesi, en girift yazıları hâkkeden mezar taşçıları vardı.
Ancak, 18.yüzyılda başlayan yenileşme hareketleri ve 1834 Tanzimat Fermanı
bilimde, sanatta ilerleyen,sömürgeleşme ve sanayileşme ile zenginleşen Batının
etkilerinin Osmanlı ülkesinde de yaşanmaya başlanması İstanbul’da yaşama
alanlarının değişmesine yol açmış, sarayın Beşiktaş’a dolayısıyla Boğaz’a
yerleşmesini müteakip prestijli yerleşim alanları Beyoğlu ve Boğaz kıyılarında
gelişmeye başlamıştır.
Bu gelişmelerden sonra 19.yüzyılda Eyüp eski önemini
kaybetmiş, Feshane, İplikhane, ilk enerji santralinin kurulması ile birlikte
Haliç kıyıları sanayiye açılmış, Eyüp’te artık bir ziyaretgah, seyir ve mesire
yeri değil, imalathaneler, sanayi çalışanlarının yerleştiği işçi mahalleri, orta
sınıf konutları ve mezarlıklardan oluşan bir kenar semttir. Eyüp’te burada
oturmak, öldükten sonra da bu kutsal çevrede gömülmek isteyen sakinlerin
gündelik gereksinmelerini, Eyüp Sultan Camii, Türbesi ve çevresi ile mezarları
ziyarete gelenlerin alışveriş taleplerini karşılayan kayda değer
büyüklükte bir çarşı gelişmiştir. Çarşıda balıkçılar, süt pazarı...
gibi Eyüp’ün İstanbul için besin üretici yönüne işaret eden kısımlar ile
sahaflar, tespihçiler, yazmacılar, çömlekçiler, oyuncakçılar, hayvan pazarı,
Cuma pazarı.... gibi Eyüp’e yoğun ziyaretçi varlığına işaret eden kısımların
bulunduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. Kısaca diyebiliriz ki; İstanbul’un ilk
Türk-Müslüman yerleşmesi özelliğini taşıyan Eyüp, 15. Yüzyılda Ebâ Eyyub el-Ensari’nin
türbesi ile birlikte inşa edilen külliyenin etrafında yer alan ilk mahalleye
Bursa’dan getirilerek iskan ettirilen ilk yerleşimcilerden sonra,
16.-17.yüzyıllarda en prestijli günlerini yaşamış ve 18. Yüzyılın sonlarından
itibaren Beyoğlu ve Boğaz kıyılarının önem kazanmasıyla birlikte yavaş yavaş
yıldızı sönmeye başlamış, 19.yüzyılda artık sanayiye açılmış kıyıları ve sanayi
çalışanlarının yerleştiği mahalleleri ile bir kenar semt haline gelmiştir.
Cumhuriyetin ilk dönemindeki kentlerin planlanması çalışmalarında İstanbul için
farklı ülkelerden Batılı uzmanlar plan ve öneriler geliştirmiş, ancak hepsi de
Haliç’i bir sanayi alanı olarak görmüşlerdir. Bunlardan geniş ölçüde uygulanan
Prost Planı (1936) ve Haliç kıyılarında ve 1950’li yıllarda Topkapı’da sanayi
bölgelerinin tesisi, bunun yanısıra 1940’lı yıllarda Rami yöresinde ızgara
sistemle oluşturulmuş yeni yerleşme alanına Balkan göçmenlerinin
yerleştirilmesiyle Eyüp yerleşmesi, sanayi ile içiçe girerek, Haliç kıyısı
boyunca kuzeybatıya doğru büyümüştür.
1950’li yıllara değin dinsel kimliğin öne çıktığı bir su
kenarı yerleşmesi olan Eyüp 1950’lerden sonra hızlı bir dönüşüm sürecine
girmiştir.1957’de Başbakan Menderes’in, Prost’un planlarından hareketle yol açma
girişimleri neticesinde, Rami Kışla Caddesi kuvvetli bir bağlantı yolu haline
getirilerek Yeni Yol diye adlandırılan bir bulvar ile Eyüp Sultan Camii’ne
bağlanmıştır. 1936/1937 yıllarında Henri Prost tarafından hazırlanan ve 1942
yılında Nafia Vekaletince onaylanan 1/2000 ölçekli plan neticesinde Haliç
kıyıları sanayiye açılmış ve Eyüp’ün sosyal yaşantısı kıyı kullanımı açısından
çok önemli bir darbe yemiştir. Haliç bölgesinde 20. Yüzyılda yoğunlaşan bu
endüstriyel faaliyetlerin artıklarıda doğrudan Haliç’in sularına terk edildiği
için diğer sosyal şartların tesiriyle de Haliç’in tabii dengesi bozulmuş ve
yoğun bir kirlilik yaşanmıştır. Oysaki; Haliç’in dolmasını, dolayısıyla
bozulmasını önlemek için çok eskiden beri çeşitli tedbirlerin düşünüldüğü ve
bunların bir kısmının uygulandığı bilinmektedir. Bu tedbirlerin ilk ve esaslı
olanı Fatih Sultan Mehmed tarafından alınmıştır. Fatih Sultan Mehmed, Haliç’in
dolmasını engellemek için çıkardığı kanunla, Alibey ve Kağıthane derelerinin
sularının toplandığı havzalar içinde ağaç kesmeyi, hayvan otlatmayı ve ziraat
yapılmasını yasaklamıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan ve 1985
yılında onanarak yürürlüğe giren Haliç Kamulaştırma planları neticesinde Haliç
kıyıları sanayiden arındırılmıştır. Ancak yeterince itina gösterilmeyen bu
çalışmalar esnasında çok sayıda eski doku örneği de yok edilmiştir. Eyüp
açısından bu yıkımların en kötü sonuçlarından biri tarihi Feshanenin tescilli
olan bölümlerinden birinin oldu bittiye getirilerek yıkılması, bir diğeri ise
asırlar boyunca padişahların Eyüp Sultan’a kılıç kuşanma töreni için
geldiklerinde karaya ayak bastıkları yer olan Bostan İskelesinin yok edilmiş
olmasıdır. Plansız olarak yapılan ve hala da onanlı bir planı bulunmayan Haliç
sahil yolu da Eyüp’e yapılan en büyük kötülüklerden biridir.
Bu konuda Eyüp Sultan Camii ve Yakın Çevresi isimli
çalışmasında Nezih Eldem görüşlerini şöyle dile getirmiştir: “Tarihi mekansal
kurguyu incelediğimiz zaman Eyüp Camii önünde bir yapı adasının kaldırılması ve
önemli bir çeşmenin yok edilmesi bahasına yaratılmış olan mevcut meydanın bile,
bir mimarlık ayıbı olduğunu yazık ki bugün pek çok mimara ve tasarımcıya bile
anlatabilmek kolay olmuyor. Oysa camiye deniz yolu ile ulaşan yolların, nasıl bu
kapılarda sonlandığını, açık büyük mekan olarak cami bünyesi içindeki ana
avlunun boyutları ile ağaçları ile nasıl etkiyici olduğunu çocukluğumdan
hatırlıyor ve bugünkü anlamsal kayıp için üzülüyorum. Türk mimarisinde hiçbir
cami bir meydan üzerinde değildir. Camiler ve külliyeler geometrik yapılanma
kurguları ile piramidal yükselişleri ile kültürel egemenliğin taş ve kurşun
malzemeleri ile kalıcılığın simgesidirler. Faniliğin, geçiciliğin vurgulandığı,
ahşap malzeme ve kişiselliği vurgulayan gölgeli parçalıklar ve kırıklıkları ile
evler topluluğunca kucaklanmışlardır. Onların üzerinde yükselerek sadece uzaktan
siluette algılanırlar. Yaklaşırken bütünü gördüğünüz mesafeler asla
yaratılmamıştır.” Bu dönemde meydana gelen tahribatlardan bazıları şunlardır.
Ünlü anıt eserlerin çevresinde meydan açmanın, yol yapımı ve
genişletme uygulamalarının neden olduğu tahribat Eyüp Sultan Camii’nin yerleşme
dokusu ile eklemlendiği yerde yapı adalarından birinin ve kentsel doku
ögelerinin kaldırılması ile meydan açılması sonrasında iskeleden bu önemli
anıta yaklaşırken caminin çevresindeki ahşap yapılar topluluğu ve
ağaçlarla kişilerde yarattığı etkinin azalması, cami avlusunun verdiği sürpriz
ferahlık hissinin kaybedilmesi 1950’li yılların imar hareketlerinin
karakteristiği olarak geniş arterler açmak uygulamasının sonucu olarak Eyüp
Camii Meydanına saplanan bulvarın yapımı ile doku özelliklerinin silinmesi,
oyuncakçılar çarşısının ortadan kalkması ? Surlara koşut geçirilen ana arterler
nedeniyle Suriçi bitişiğinde yer alan, Eyüp’ün İstanbul ve Ayvansaray ile
organik ilişkisini temsil eden Ya Vedût Mahallesi’nin hemen hemen ortadan
kalkmış olması ? Haliç kıyısında üst kademe de, sürekli ve geniş bir sahil yolu
uygulaması ile yerleşme-kıyı ilişkisinin koparılması, dört izli, refüjlü bu
geniş kazıklı yol yapımı sırasında kıyının beton döşenmesi sonucu eski dokunun
düşük seviyede kalması ve su yüzeyi ile ilişkisinin görsel olarak ta
engellenmesi ? Boğaz Köprüsü ve çevre yolları ile birlikte (ki bu yolların
yapımı sırasında İstanbul’da ilk şehitlerinde gömüldüğü en eski Müslüman
mezarlığı özelliğine haiz Tokmaktepe Mezarlığı ortadan kaldırılmıştır) öngörülen
Haliç Köprüsü’nün genişletme ve katlı kavşağı ile bağlantılarının yapımı
sırasında sit alanının bir parçası olan Defterdar Mahallesi’nin yerleşme
bütününden ayrı düşmesi, yapıların zemin kotunun altyapıdan aşağıda kalması,
anıt yapıların yerlerinin değiştirilmesi veya tamamen ortadan kaldırılması. 1954
Kat Mülkiyeti Yasası ile 1974 İstanbul Kat Nizamları Düzenlemesi Eyüp’te de
yükleniciler eliyle yık-yap-sat sürecinin işlemesine ve parçacı yaklaşımlara yol
açmıştır. Diğer yandan sanayinin yoğunlaşması ile artan kaçak yapılaşma boş
alanlarda yayılarak eski dokuyu sarmıştır. Tüm bunlar yoğunluğun artmasına,
yolların genişletilmesi uygulamaları ile birlikte geleneksel dokunun tahrip
olmasına yol açmıştır.
Bu süreç sonunda Eyüp’teki çiçek yetiştirme alanları da,
Alibeyköy’deki sebze bahçeleri ve meralar da ortadan kalkmıştır. Osmanlı
İmparatorluğu döneminde Eyüp, İstanbul’un dört büyük kadılığından (Bilad-ı
Selase =Eyüp, Galata, Üsküdar, İstanbul Kadılıkları) biridir. Cumhuriyet
döneminde ise; yerel yönetimlerin yeniden yapılandığı 1984 yılına kadar İstanbul
Belediyesi’ne bağlı bir şube Müdürlüğü olarak idari yapılanmadaki yerini
almıştır. 1980’li yıllarda çıkarılan 3030 sayılı yasa ile “Büyükşehir” kavramı
tesis edilmiş, yerleşme merkezleri, bu arada Eyüp, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’ne bağlı ilçe konumuna gelmiştir. Yerel yönetimlerin imar yetkilerini
artıran bu yasaların da yardımıyla dönemin belediye başkanı marifetiyle
başlatılan Haliç’in sanayiden arındırılması operasyonu çerçevesinde kıyıdaki
imalathaneler ve Sütlüce’deki mezbaha kaldırılmış,sahilde yeni dolgu alanları
tesis edilerek hızlı araç ulaşımına göre tasarlanan geniş ve kıyı kotundan
yüksek, kazıklı sahil yolu düzenlenmiştir. 1984 yılında 3030 sayılı yasa
çerçevesinde, Kemerburgaz yerleşmesi ve kırsal alanı Eyüp Belediyesi’ne
bağlanmış,böylelikle Eyüp Karadeniz kıyılarına kadar çok geniş bir alanın yerel
yönetim merkezi olmuştur.
Sonuç olarak, bugün Eyüp gelişme ekseni,Haliç
kıyılarından,hatta Londra Asfaltı’ndan kaymış, yapılaşma baskısını kırsal
alanında doğal çevrede de yaşamaya başlamış bir kara kentidir; suya bu kadar
yakınken Haliç’in su yolu,dinlenme alanı ve manzara potansiyelinin
değerlendirilmesini, tarihi ve doğal kimliğine uygun bir yerleşme düzenine
kavuşmayı beklemektedir. Bilindiği gibi korunması gereken değerler doğa ve/veya
insan tarafından oluşturulmuş olan ve arkeolojik,tarihi,estetik ya da etnolojik
önemleri nedeniyle dikkati çeken,yer altında,yer üstünde ve su altındaki her
türlü taşınır/taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarıdır. Konuya bu tanımın
içerdiği kültür ve tabiat varlıkları açısından bakıldığında,Eyüp eşsiz
zenginlikte bir yerleşme olarak belirmektedir.Gerçekten de,Eyüp hem anıtsal ve
sivil mimarlık örneği yapıları ve yapı gruplarını hem de kentsel ve tarihsel sit
alanını içeren,bu özelliği tescil edilmiş ve kabul görmüş bir mekandır. Diğer
yandan,yerleşme alanındaki Pierre Loti Tepesi olarak isim yapmış olan Gümüşsuyu
İdris Köşkü Tepesi ile Amcazade Vakıf Arazisi’nin yerleştiği tepe eski
İstanbul’un seyredilebildiği önde gelen manzara noktalarıdır. Eyüp’ün kırsal
alanının doğal zenginlikleri ise Karadeniz kıyıları ve akarsuların tanımladığı
havzalar ve ormanlık alandır.Ormanın su kaynaklarının beslenmesi (su rejimi),
Sağlık ve İstanbullulara dinlenme alanı olarak sunduğu olanakların yanısıra
erozyonu (Haliç’in alüvyonla dolmasını) önlemek yönünden de önemli işlevi
vardır.Buna ulusal savunma stratejisi de eklenince Belgrad Ormanları’nın bir
kısmı ‘muhafaza ormanı’ ilan edilmiştir.
Ormanlık alan, aynı zamanda Bentler adıyla bilinen tarihi
su yapılarını barındırmaktadır. Roma döneminde yapılan su yolları ve
kemerler,16.yüzyıld a
gelişen İstanbul’un su gereksinmesini karşılamak üzere Osmanlı Padişahı Kanuni
Sultan Süleyman Döneminde yapılan eklemelerle su yolları
iyileştirilmiştir.Kemerburgaz ile Göktürk Beldesi arasındaki Uzun Kemer 711 m.
Uzunluğu ile Mimar Sinan’ın irili ufaklı 33 su kemeri bulunan bu yapılar
topluluğuna kattığı en büyük su yapısıdır. Eyüp’ün geçmişteki mesire yerlerinin
bir kısmı halen mücavir alanında kalmakta,bir kısmı ise günümüzde yerleşik alana
dönüşmüştür.Eyüp mücavir alanı sınırları içinde bulunan ve Karadeniz sahili
boyunca açılan linyit ve doğal kömür ocakları ile taş ocakları ve bunların
yerleşme ile bağlantılarını sağlamak üzere yapılan yollar çevrenin ekolojik
dengesini bozan kullanımlardır.Buradan elde edilen linyit kömürü düşük kaliteli
olup yakıt olarak kirletici bulunduğundan üretim bu yönden de verimlilik
içermemektedir.İstanbul Metropoliten Alanı’nın sürdürülebilir bir yaşam çevresi
niteliğini kazanması açısından ‘Kuzey Bandı’ olarak nitelenen orman-havza-kıyı
kuşağının doğal özelliklerinin ve içerdiği değerlerin korunmasının önemi
açıktır.
Eyüp İlçesi sınırları içerisinde yer alan tescilli
yapı ve yapı elemanlarına ait liste aşağıdaki gibidir:
Cami-Mescit : 38 Türbe – Kabir : 56 Mezarlık- Hazire : 121İmarethane : 1 Kilise
: 3 Namazgâh : 7 Tekke ve Dergâhlar : 24 Medrese : 7 Su Tesisleri : 50
Sebil – Şadırvan : 8 Tarihi Ağaç : 7 Yapı Kalıntısı : 3 Kârgir Yapı :5
Mektepler : 11 Askeri Tesis : 1 İskele : 1 Kütüphane : 2 Hamam : 5 Çeşme : 116
Atik Duvar : 12 Sivil Mimarlık Örnekleri : 392 Kırkçeşme tesisleri (Kemer-
Galeri-Havuz) : 14
Eyüp , İstanbul Eyüp , Eyüp Resimleri , Eyüp tanıtımı , Eyüp anlatımı , Eyüp Hakkında bilgi , Eyüp tarihi
|